Jan Vermeer Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Jan (Johannes) Vermeer’in hayatıyla ilgili kesin ve yeterli bilgi yoktur. Ancak Hollanda’nın Delft şehrinde doğduğu ve babasının meyhane işlettiği bilinmektedir. Ayrıca sanat eserlerinin alım satımıyla da ilgilenen babasının ölümüyle aile işinin başına geçen Vermeer, 1653 yılında koyu bir Katolik olan Gounda adlı bir kızla evlendi. 11çocukları oldu. Evliliklerinin ilk yıllarında ressamlar loncasının başkanı oldu. Çalışmalarının çok uzun sürmesi nedeniyle çok az eser yaratabildi. Resimlerinin de küçük bir kısmını satmış olan ressam, öldüğünde eserlerinin büyük bir kısmı ailesinin elindeydi. 15 Aralık 1675 yılında öldü. Yaşarken de geçim sıkıntısı çeken ressam, öldüğünde de ailesine, alacaklılardan ve iflastan başka bir şey bırakamadı. Sanatçının atmışa yakın eserini imzalamış ancak sadece ikisine tarih atmıştır( ”Muhabbet Tellalı” (1656) ve ”Astronom” (1668) ). Eserlerinin koronolojisi bu iki resime göre tarihlendirilmiştir. Aldığı eğitim konusunda da kesin bilgiler olmayan sanatçının Rembrandt’ın öğrencisi olan Carel Fabritius’tan ders aldığı sanılmaktadır.
”Muhabbet Tellalı” adlı eserinde kullandığı sıcak renkler ve çarpıcı ışık-gölge etkisiyle 1650′lerin Rembrandt okulu geleneğine bağlı gibi görünse de daha çok İtalyan ressam Caravaggio’nun uslubuna yakındır. Kullandığı renkler göz önüne alınınca ”Muhabbet Tellalı”ndan önce yapıldığı düşünülen iki eserden, ”Evdeki İsa”, Hollanda da o dönemde yaygınlık kazanan Caravaggio etkisini gösterir. Ayrıca ”Diana ve Arkadaşı” adlı eserinde mitolojiyi sıkça kullanan İtalyan resim üslubuna bir gönderme vardır. Bu eser, mitolojiyi kullandığı tek resmidir.
Sanatçı, çoğunlukla ev içi sahnelerini resmetmiştir. Resimlerinde konu olan bu sakin ve sessiz ev büyük olasılıkla ressamın kendi evidir. Hollandalı ressamların açık hava resimlerine olan yoğun ilgisine rağmen Vermeer, birkaç Delft manzarası dışında ev içi sahnelerinden vaz geçmemiştir. Nesneler ve kapalı, loş odaların atmosferi, ressamı daha çok ilgilendirdi. Çağdaşları daha çok açık hava resimlerine ilgi duyarken, o evinde kendisine olağanüstü bir dünya kurabiliyordu. Figürlerinde ve nesnelerdeki duyguyu çarpıcı bir şekilde izleyiciye geçirebiliyordu. Konuları arasında günlük hayatın sıradan olayları vardı; müzik dersi, mutfak, mektup okuyan karısı ve kendi atölyesi gibi sahnelerde sessizliğin büyüsünü ve ışığın gizemini yansıttı.
Onun resimlerinde her nesne ayrı bir ruh ayrı bir kişilik kazanır. Bir meyve sepetinin, bir iskemlenin ya da bir halının; ışık, renk, leke gibi değerlerle kusursuz verilişi, dokunun gerçekçiliği, kıvrımların yumuşaklığı resimlerinin gerçek anlamını oluşturmaktadır. Işığın kullanımı ve esere kattığı anlam, onu çağdaşı diğer Flaman ressamlarından ayırır. Resimleri sadece perspektif ve gölgelendirme açısından mükemmel olmasının yanı sıra zaman, varoluş, nesnelerin doğası gibi felsefi konuları da irdeler.
15.yüzyıldan gelen Flaman resim geleneğinin öğelerini resimlerinde ustalıkla öğütmüş olan Vermeer, doğduğu ve yaşadığı şehir olan Delft’de 1675 yılında ölmüştür. Onun resmi, 17.yüzyıl Hollanda resminin en çarpıcı ve başarılı yansımasıdır ve ancak 19.yüzyıl sonlarında keşfedilen bu ressam, kendinden sonra gelen pekçok diğer sanatçıyı derinden etkilemiştir.
Jane Austen Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Jane Austen, 16 Aralık 1775′te İngiltere’nin Hampshire kentinde, bir manastır evinde dünyaya gelmiştir. Kilise papazı olan George Austen ile Cassandra (née Leigh) Austen çiftinin sekiz çocuğundan yedincisi ve iki kızından biri olan Jane, 25 yaşına kadar hayatını Hampshire’de sürdürdü. Erkek kardeşlerinden James ve Henry, babalarını örnek alarak ruhban sınıfına dahil oldu. Diğer ağabeylerinden Francis ve Charles ise, denizci olmayı seçtiler. Tek kızkardeşi olan Cassandra ile yakın ilişkileri, sonraları, yazarın eserlerinde etkisini gösterecekti.
Küçük yaşlarda aile içi bir eğlence olması amacıyla yazılar kaleme almaya başlayan Jane’in, düzensiz bir eğitim hayatı oldu. Genellikle evde ders alan yazar, 1783 yılında Oxford’da, sonrasında Southampton’da eğitim aldı. 1785 ve 1786 yılları arasında ise, Berkshire’deki kilise evinin bünyesinde bulunan, bayanların katıldığı bir okula devam etti. Özellikle bu dönemlerde ciddi anlamda yazın çalışmalarına girişti. Austen’in bilinen ilk yazıları, 1787 yılına dayanıyordu. Genellikle gündelik olayların ironisini, basit ve günce tadında, hikayesel bir anlatımla kağıda döktü. Yaşadığı döneme göre, diğer bayanlara kıyasla oldukça donanımlı eğitim almasının da etkisiyle Austen, önceleri bir hobiden ibaret olan yazın çalışmalarını, zamanla bir meslek haline getirdi.
Bu hevesin farkına varan babası, Jane’in rahat çalışabilmesi için gereken tüm ihtiyaçlarını karşılamakla beraber, bir yayımcı bulmak için kızına yardım etti. Ailenin diğer bireyleri de, kaynak bulma, hikayeleri aile içinde sahneleme gibi konularda yardımını esirgemedi. Tüm bu olumlu koşullar altında, ilk romanını 1789 yılında tamamladı. Ancak baba George Austen’in emekliliğinin ardından, 1801′de, Jane’in piyanosu da dahil olmak üzere tüm mal varlıklarını satışa çıkararak Bath’e yerleşen aile, o döneme göre evlenme yaşını neredeyse geçirmiş olan yirmibeşindeki Jane ile yirmisekizindeki Cassandrayı da yanında götürdü. Kendisine birçok konuda ilham kaynağı olan, kaplıcalarıyla ünlü Bath, Jane için birçok romanının altyapısını kurguladığı yer oldu. 1805′te babasının vefat etmesiyle birlikte annesi ve kızkardeşi Cassandra’yla beraber, Southampton’da yaşayan erkek kardeşi Frank’in yanına taşındı. Ailenin bayanları birkaç yılı burada geçirdikten sonra, 1809′da, diğer ağabey Edward’ın yanına, Chawton’a yerleştiler. Burada ailenin diğer bireylerine nazaran daha iyi koşullarda yaşayan Edward, -günümüzde müzeye çevrilmiş olan- yazlık evini annesi ve kardeşlerine tahsis etti.
Chawton’da, diğer yaşadığı yerlerden daha rahat ve güzel bir yaşam süren Austen’in sosyal yaşamı aktif hale gelmeye başladı; duygusal dünyasını besleyen deneyimleri oldu. Orta zenginlikteki toprak sahibi soylularla sosyal ilişkiler kurdu ve bu insanları zamanla farklı şekillere sokarak romanlarındaki karakterlerinden biri haline dönüştürdü. Başlıca yapıtlarını burada kaleme alan Austen, özellikle “Sense And Sensibility” romanının kahramanları olan, yoksullaşmış bir aileden gelen Marianne ve Elinor’un, finansal durumu iyi, soylu bir eş bularak geleceklerini garantiye alma özlemini hikayelerken, kendisi ve kızkardeşi Cassandra ile ailevi durumlarını özdeşleştirmişti bir anlamda. Jane ve Cassandra da iyi bir evlilik yapmak istiyordu; ailelerinin ciddi ekonomik sorunları vardı ve toplumsal bir baskıyla, civardaki soylu ailelerle tanışarak eş bulma çabasına girmişlerdi. 1811′de yayınlanan bu roman, bazı kaynaklara göre, 1795′ten önce “Elinor and Marianne” adlı bir skeç halinde yazılmıştı ve aslında Jane ile Cassandra’nın birbirlerine gönderdikleri mektuplardan derlenip hikaye haline getirilmişti.
Austen romanlarında öne çıkan en önemli nokta, başrolleri hep bayanlara vermesi ve hikaye bitmeden mutlaka kahramanlarını evlendirmesiydi. 1813′te yayınlanan ünlü “Pride and Prejudice” in baş kahramanı Elizabeth Bennet’ti ve genelde bayanlardan oluşan, kalabalık, soylu sayılamayacak bir aileye mensuptu. Elizabeth’in karşısında ise, Fitzwilliam Darcy adında, güçlü bir toprak soylusu bulunuyordu. Austen, kahramanlarının neredeyse nefretle başlayan ilişkisinin aşka dönüşünü, toplumsal olgulara yönelttiği hicivsel anlatımıyla hikayelemişti. Elizabeth ve onun kızkardeşleriyle, dönem bayanlarının evlilik buhranını bir başkaldırıya dönüştürmüş; Darcy’yle de toplumun önyargısal bakış açısının eleştirisini yapmıştı. Ancak yazar yapıtın sonunda, yine kahramanlarını mutlu sona erdirmişti. Austen’in ilk olarak 1797 yılında “First Impressions” adıyla kaleme aldığı bu “klasik” eser, yazar hayatteyken üç defa basıldı. 1998 yılında, yazarın ailesine yönelik anlatılarından yola çıkan Teddy F.Bader, bu romanın neredeyse bir yan versiyonu olan “Desire and Duty”yi yazdı.
Yazarın yine önemli yapıtları arasında yer alan “Emma” 1814 yılında kaleme alındı ve 1816′da üç cilt halinde basıldı. Komedi dilinde bir anlatıma sahip olan romanın baş kahramanı, Emma Woodhouse’dı. Yazar bu kitabında, kendine refah seviyesi yüksek bir hayat sağlayabilecek ve aşık olabileceği bir erkekle evlenmek amacı güden Emma’nın, bu yolda yaşadığı süreci ele almıştı.
1816 yılında sağlığıyla ilgili sorun yaşamaya başlayan Jane Austen, ertesi yıl tedavisi için Winchester’a taşındı. Bugün Addison hastalığı olarak bilinen ve tüberkiloza çevirme riskiyle ölüm tehlikesi olan hastalığın, o dönemde nedeni, gelişim süreci ve tedavisi bilinmiyordu. Hastalıkla daha fazla başa çıkamayan 41 yaşındaki Jane Austen, 12 bölümünü yazdığı “Sanditon” adlı kitabını tamamlayamadan, 18 Temmuz 1917′de hayatını kaybetti ve cenazesi Kanada’ya defnedildi (Yazarın hayatını ayrıntılı inceleyerek biyografisini yazmış olan Carol Shields’e göre, ünlü yazarın hastalığı meme kanseriydi).
Evliliklerin, bayanların toplumdaki statülerini belirlediği bir dönemde yaşayan Austen, orta seviyedeki bir taşra ailesine mensuptu. Gündelik hayattan aldığımız zevkin komik bir şekilde sosyal statümüzle alakadar olmasını alaya almıştır. İnce nükteleri, dikkatli anlatımı ve sade diliyle, roman türüne modern bir bakış açısı getirmiştir. Dolayısıyla yaşadığı dönemden günümüze değin popülerliğini yitirmeyen eserlere imzasını atmıştır. Özellikle “Pride and Prejudice”, tüm zamanların en sevilen romanları arasında yer almaktadır. Austen ve kızkardeşi Cassandra, hayatları boyunca evlenmemiştir.
Yazarın ölümünden sonra, Ann Radcliffe’in Gotik üslupla yazdığı kitabı “The Mysteries of Udolpho” üzerine 1798′de kaleme aldığı eleştiri notları, kardeşi Henry tarafından derlenerek kitap haline getirilmiş; 1818′de “Persuasion” ve “Northanger Abbey” adıyla basılmıştır. Özellikle, yüksek sınıfların toplum içi davranışlarını sergileyen komedi üslubuyla romanlarını yazan Austen’in üç baş yapıtı, özünden kopmaksızın sinema senaryosuna uyarlanarak birçok kez filme çekilmiştir. Altı defa beyaz perdeye uyarlanmış olan “Pride and Prejudice”un son versiyonu olan ve en başarılısı kabul edilen filmi, 2005 yılında çekilmiştir. Başrollerinde Keira Knightley (Elizabeth Bennet), Donald Sutherland (Elizabeth’in babası), Matthew Macfadyen (Darcy) ve Judi Dench’in oynadığı film, Joe Wright tarafından yönetilmiştir. BBC televizyonunda iki versiyon halinde dizisi yapılmış; 1995′te yayınlanan versiyonu büyük ilgi görmüştür. Ayrıca, 2001 yılında çekilen “Bridget Jones’s Diary” (Bridget Jones’un Günlüğü) adlı ünlü sinema filminin senaryosunun dayandığı kitabın yazarı olan Helen Fielding, hikayenin ana hatlarını ve bazı karakterleri kurgularken, Jane Austen’in bu romanından esinlendiğini belirtmiştir.
İngiliz televizyonlarında birçok defa dizisi çevrilmiş olan “Emma” ise, 1996 yılında, Gwyneth Paltrow ile Jeremy Northam’ın başrolünü oynadığı bir sinema filmine uyarlanmıştır. Yazarın, “Sense and Sensibility” adlı ünlü romanı da, 1995 yılında çok başarılı bir şekilde Emma Thompson tarafından beyaz perdeye uyarlanmış ve Thompson’a “En İyi Uyarlama Senaryo” dalında Oscar ödülü getirmiştir. Kate Winslet ve Thompson’un başrolünü paylaştığı filmin yönetmeni, Ang Lee’dir. İki defa televizyon dizine ve bir defa da filme uyarlanan “Persuasion”nun yanı sıra, “Mansfield Park” ile “Northanger Abbey” de aynı şekilde sinema ekranlarına taşınmıştır.
Jamie Foxx Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Asıl ismi Eric Marlon Bishop olan Jamie Foxx, Shaheed Abdulah ve Louise Annette Dixon’ın çocukları olarak, 13 Aralık 1967′de Amerika Birleşik Devletleri’nin Texas eyaletindeki Terrell kentinde dünyaya geldi. Büyükbabası Mark ve büyükannesi Estelle Talley tarafından yetiştirilen Foxx, üç yaşında, büyükannesinin isteğiyle piyano çalmaya başladı ve uzun süre klasik piyano dersleri aldı. Aynı zamanda Amerikan futbolu da oynayan Foxx, Terrell High Scholl’daki öğreniminin ardından 1986-1988 yılları arasında California Dreamin eyaletinde San Diego International Univercity’de müzik eğitimi aldı.
1991-1994 yılları arsında In Living Color adlı tv dizisiyle tanınmaya başlayan, 1994 yılında Peep This adında bir albüm çıkaran ancak istediği başarıyı yakalayamayan Jamie Foxx, müzikte istediği çıkışı 2004 yılında, Kanye West ile birlikte çalıştığı, Slow Jamz adlı single ile yakaladı. Bu single, İngiliz müzik listelerinde üç numaraya, Amerikan listelerinde ise bir numaraya kadar yükseldi. 2006 yılında en iyi R&B erkek vokal dalında Grammy’ye aday gösterilen Foxx, yine Kanye West’le birlikte çalıştığı Gold Digger, Ray Charles’ın unutulmaz şarkılarından Gergia In My Mind ve ABD’de ilk haftasında 580.000 kopya satan ikinci stüdyo albümü, Unpredictable ile müzik kariyerine başarıyla devam etti.
Oyunculuğa 1992 yapımı Toys filmi ile başlayan Jamie Foxx, 1998 yılında The Players Club ve bir yıl sonra da soundtrackini de seslendirdiği film Any Given Sunday’de rol aldıktan sonra, 2001 yılında efsane boksör Muhammed Ali’nin hayatını anlatan film Ali’de rol aldı. 2004 yılında Tom Cruise’la başrollerini paylaştığı ve bir taksi şoförünü canlandırdığı Collateral adlı yapımla bir kez daha seyirci karşısına çıkan Foxx, en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi. Yine aynı yıl rol aldığı Ray adlı yapımla kariyerinin zirvesine ulaşan Jamie Foxx, küçük yaşta görme duyusunu kaybeden ünlü blues şarkıcısı Ray Charles’ın hayatını konu alan filmde, gerek Ray’e benzerliği gerekse küçük yaştan bu yana piyano çalmasıyla, üstün bir performans sergiledi. Foxx bu performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında; Oscar, Altın Küre (Golden Globe), İngiliz Film Akademisi, Boston Society of Film Critics, Broadcast Film Critics Association, National Board of Review ve National Society of Film Critics ödüllerinin sahibi oldu. Jamie Fox ayrıca 2006 yılında Dream Girls ve Miami Vice adlı yapımlarda da rol aldı.
Komedide Richard Pryor, oyunculukta Denzel Washington ve müzikte ise Steve Hardin’i örnek aldığını belirten Jamie Foxx, 37. doğum gününde, aynı yıl üç dalda birden Golden Globe’a aday gösterilen ilk kişi oldu. Foxx ayrıca Al Pacino’nun ardından, iki farklı rolle aynı yıl iki dalda Oscar’a aday gösterilen ikinci kişi.
2005 yılında People dergisi tarafından dünyanın en güzel elli insanından biri seçilen ve Nisan 2003′te iki polis memuruyla girdiği tartışma sonucu tutuklanan Jamie Foxx eşinden ayrı ve annesiyle birlikte yaşayan, 1995 doğumlu Corinne adında bir kızı var.
James Dean Hayatı, Biyografisi, Kimdir
James Dean, 8 Şubat1931′de indiana’da doğduktan kısa bir süre sonra ailesi Santa Monica’ya taşındı. Bundan 6 yıl sonra, James 5 yaşındayken babası dental teknisyen olmak için çiftlikten ayrıldı. 1940 yılında annesini kanserden kaybedene kadar Brenywood Parasız Okulu’nda okudu. Dokuz yaşındayken babası tarafından amcası Marcus ile teyzesi Ortense’nin yanına Indiana’daki çiftliğe gönderildi. Lisede iken basketbol takımında yer aldı. Lisede münazara ve drama dersleri alan Dean, küçük bir yerden gelmesine karşın kendini geliştirme çabasında idi.
1949 yılında Fairmount Lisesi’nden mezun oldu. Kaliforniya’ya giderek babası ve üvey annesiyle birlikte yaşamaya başladı. Santa Monica College’a kabul edildiktan sonra Kaliforniya Üniversitesi’ne geçiş yaparak burada drama okudu. James Whitmore’un drama atölyelerine katıldıktan sonra bazı dizilerde ve tiyatro oyunlarında küçük rollerde yer almaya başladı.
1951 yılına gelindiğinde Whitmore’un tavsiyesine uyarak daha ciddi roller için New York’a gitti. Broadway’de “See The Jaguar” adlı oyunda yer almadan önce birçok küçük rollerde görev aldı. 1952 yılında “Actors Studio”ya katıldı. Burada dünyaca ünlü Marlon Brando, Julie Harris, Mildred Dunnock gibi oyuncular bir arada olma fırsatı yakaladı. Aralarında “The Philco Television Playhouse”, “Robert Montgomery Presents” ve “Armstrong Circle Theatre” da bulunan birçok televizyon programında yer aldı.
Actors Studio’daki çalışmaları sürerken kariyerinde büyük bir sıçramaya neden olan “The Immoralist”(1954) adlı Broadway oyununda rol aldı. Bu oyun ile “En İyi yeni Oyuncu” Bloom Ödülü’nü aldı. Warner Bros tarafından yeteneği keşfedildi ve John Steinbeck’in romanından uyarlanan “East of Eden”(1955) adlı filmde yer aldı. Filmin çekimlerinde tanıştığı Pier Angeli ile birlikte olmaya başladı. Evlilik hayelleri kuran çiftin ayrılmasına Angeli’nin annesi neden oldu. Dean’nin katolik olmaması nedeniyle annesi birlikteliğe izin vermedi. Daha sonra Liz Sheridan ile nişanlanan Dean, mutlu bir birliktelik yaşayamadı. Ardından New York’a dönerek “Lux Video Theatre” ve “Schlitz Playhouse of Stars” adlı televizyon serilerinde yer aldı.
Empire Dergisi tarafından 1955 yılında sinema tarihinin en çekici 100 yıldızı arasına girdi. İlk başrolüyle Oscar’a aday gösterilmiş az sayıda oyuncudan birisi oldu.
1955 yapımı “Rebel Without A Cause” adlı film kariyerinin en önemli filmlerinden biri oldu. Nicholas Ray’in yönetmenliğini yaptığı filmde, başrolü Natalie Wood ile paylaştı. Canlandırdığı Jim Stark karakteri ile gençlerin idolü oldu. Dönemin asi genç imajının oluşmasında büyük rol oynadı.
Ardından 1956 yılında gösterime giren “Giant” adlı filmde rol aldı. Elizabeth Taylor ve Rock Hudson ile birlikte rol aldığı filmle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında , ölümünden sonra Oscar’a aday gösterilen ilk oyuncu oldu.
30 Eylül 1955′de Porsche 550 Spyder ile yaptığı kaza sonucunda hayata veda etmişti. Daha kariyerinin başlangıcında olmasına rağmen bir efsaneye dönüşmüş ve birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Ron Martinetti’nin yazdığı “The James Dean’s Story” adlı kitapta biseksüel olduğu iddiaları büyük yankılar uyandırmıştı. Lou Reed, Hilary Duff, Phil Ochs gibi isimler onun anısına şarkılar yazmışlardır.
James Hetfield Hayatı, Biyografisi, Kimdir
James Alan Hetfield, 3 Ağustos 1963 tarihinde, Los Angeles, California Dreamin, A.B.D.’de dünyaya geldi. Henüz 9 yaşındayken piyano dersleri almaya başlayan Hetfield, bir süre abisinin davulu ile de ilgilenmiş olsa da, ondört yaşındayken hayatının daha sonraki kısmında kullanacağı ensturman olan gitara geçiş yaptı.
Babası henüz James genç yaşlardayken ailesini terkeden ve 16 yaşındayken annesini kaybeden Hetfield, müzik dünyasında profesyonel olarak çalışmaya başlamadan önce pek çok geçici işte çalıştı.
1981 yılında, gitar ve vokalde James Hetfield, davulda Lars Ulrich, lead gitarda Dave Mustaine ve bas gitarda Ron McGovey’den oluşan kadrosu ile Metallica grubu kuruldu. 1983 yılında, grubun ilk albümü Kill’em All’ın çıkmasından kısa bir süre önce, bas gitarist McGovney gruptan ayrılarak yerini Cliff Burton’a bıraktı, aynı zamanda, daha sonraki yıllarda Megadeth’i kuracak olan gitarist Dave Mustaine de ağır alkol problemleri yüzünden gruptan uzaklaştırıldı ve yerine Exodus grubunundan Kirk Hammett gelerek grubun ana kadrosu tamamlandı.
1983 yılında, sadece iki hafta içinde kayıtları tamamlanan Kill’em All albümü yayınlandı ve Metallica kısa sürede metal müzik dünyasının en büyük grupları arasına girmeyi başardı. Kill’em All ve sonraki albümlerdeki şarkılarda, Nothing Else Matters, My Friend of Misery gibi istisnalar da olmasına rağmen Hetfield ritm gitar çalmayı sürdürdü ve genellikle şarkıların solo kısımlarını Hammett’a bıraktı.
Sahnede geçirdiği uzun yıllar içinde pek çok kez sakatlanan Hetfield, Montreal’de gerçekleşen 1992 yılındaki Guns N’ Roses/Metallica turunda Fade To Black adlı şarkıyı çalarken, yerleri değiştirilmesi gereken fakat eski yerlerinde unutulan bir dizi havai fişeğin patlaması sonucunda, sol kolunda 2. ve 3. dereceden ağır yaralarla hastaneye kaldırıldı. Ayrıca 1994 yılında geçirdiği motorsiklet kazasının sonucu olarak kafasına otuzun üzerinde dikiş atılan müzisyene, menejeri tarafından “turnelerin gerçekleştiği dönemlerde, sık sık düşüp konserlerden geri kaldığı için” kaykay kullanma yasağı getirildi.
Uzun yıllar boyunca alkolizm sorunları ile boğuşan Hetfield, St. Anger albümü öncesinde geçirdiği yoğun terapiler sonucunda bu sorunundan kurtuldu. 2004 yılında, Joe Berlinger ve Bruce Sinofsky tarafından prodüksiyonu yapılan ve yönetilen, grubun yirmi yılı aşan müzik hayatından esintiler taşıyan belgesel filmi Some Kind of Monster’da alkolizm sorunlarından da söz eden Hetfield, ayrıca bu belgeselde grubu ve kendi hayatı hakkındaki pek çok iddaya ve bilinmeyen konuya açıklık getirdi.
17 Ağustos 1997 tarihinde dünya evine girdiği eşi Francesca Tomasi ile olan birlikteliğinden Cali, Castor ve Marcella adlı üç çocuk sahibi olan Hetfield, gruptan arta kalan zamanlarında avlanma, kayak, kaykay ve su kayağı gibi sporlarla uğraşmakta ve de 1963 yılına ait gitarlardan oluşan geniş koleksiyonuna eklemekler yapmaktadır.
Diskografisi
Kill ‘Em All (1983)
Ride the Lightning (1984)
Master of Puppets (1986)
..And Justice for All (1988)
Metallica (1991)
Load (1996)
ReLoad (1997)
St. Anger (2003)
Death Magnetic (2008)
James Cook Hayatı, Biyografisi, Kimdir
James Cook, 7 Kasım 1728 tarihinde, Marton, Yorkshire, İngiltere’de dünyaya geldi. 1736 yılında ailesi ile beraber Great Ayton’a taşınan Cook, tarım işçisi olan babasının patronu Thomas Skottowe’nin yaptığı yardımlar sayesinde ilkokula gidebildi. Beş yıllık kısa bir öğretim hayatının ardından babasıyla beraber çiftlikte çalışmaya başlayan Cook, 16 yaşına kadar burada çalışarak ailesinin geçimine katkıda bulundu.
Çiftlikte geçirdiği sürenin ardından bir süre Staithes’de bulunan bir markette çalıştıysa da, istediği hayat şartlarını burada da yakalayamayan Cook, 18 yaşına geldiğinde denizcilik faaliyetlerine atılabilmek için ailesinin yanından ayrıldı ve de Whitby kasabasına taşındı. Denizciliğe başladığı ilk yıllarda pek çok gemi değiştiren Cook, İngiliz sahillerinde ticaret yapan pek çok gemide çalıştı ve bu dönemde kendi kendisine geometri, astronomi ve dümencilik öğrendi.
1752 yılından itibaren Baltık Denizi’nde faaliyet gösteren gemilerde görev almaya başlayan ve yerel denizciler arasında tanınan bir figür haline gelen James Cook, 1955 yılında, yaklaşan Yedi Yıl Savaşı’nın da etkisiyle orduya katılmaya karar verdi ve de aynı yıl HMS Eagle adlı gemide kaptan yardımcısı olarak orduda görev almaya başladı. 1757 yılında, bağlı olduğu geminin kaptanı tarafından yapılan bir sınavı geçmeyi başararak kendisine ait bir gemi ve kaptan rütbesi ile ödüllendirildi. Savaş süresince ve sonraki birkaç yıl boyunca orduya hizmet etmeye devam eden Cook, bu dönemde haritacılık yeteneği ile tanınan genç ve hırslı bir subay olarak büyük bir ün yapmıştı.
James Cook, kendisini dünyanın en büyük denizcileri arasına sokacak olan yolculuklarının ilkine, 1968 yılında başladı. Royal Society tarafından Pasifik Okyanusu’nu araştırması ve yeni ticaret yolları bulması için tutulan Cook, 1768 yılında İngiltere’den başladığı yolculuğu sırasında ilk olarak Ümit Burnu’nu geçti ve 13 Nisan 1769 tarihinde Tahiti’ye vardı. Bütün Yeni Zelanda kıyılarının haritasını çıkartmasının ardından Avustralya’ya geçen denizci, Kuzey ve Güney Yeni Zelanda adaları arasındaki boğazı bulan ilk insan oldu ve burayı Cook Boğazı olarak isimlendirdi. Yolculuğu pek çok açıdan büyük bir başarı sağlasa da, asıl hedefi olan Venüs’ün ve diğer gezegenlerin Güneşe olan uzaklıklarını hesaplama görevinde, hata payının çok yüksek olması nedeniyle başarısız oldu. Gemisi Endeavour ile Avrulpa’ya dönmeden önce Avustralya’ya da uğrayan Cook, buradan pek çok bitki ve hayvan örneği toplayarak İngiltere’ye dönüşünde bilimadamlarının hizmetine sundu ve de gezi günlüğünü yayınlayarak büyük bir ün kazandı.
Cook’un ikinci yolculuğu, 1772-1775 yılları arasında gerçekleşti ve de Ekvator’un güneyinde yer alan toprakları bulma amacı taşıyordu. Aşırı miktardaki buzullar nedeniyle Antartika’ya ayak basamasa da, bu kıtanın çevresini dolaşan ilk denizci olma onurunu kazandı ve de İngiltere’ye dönüşünde Kraliyet Donanması tarafından ödüllendirildi.
James Cook’un son yolculuğu, 1776-1779 yılları arasında gerçekleşti. Avrulpa ve Asya arasında alternatif bir bağlantı noktası aramak amacıyla çıktığı yolculuğun ilk yılında başarılı olamasa da, 1778 tarihinde Hawaii Adaları’na ulaşarak bu bölgeye varmayı başaran ilk Avrulpa’lı denizci oldu. Buradan ayrılarak Hint Okyanusu ve Kuzey Buz Denizi’de bir yolculuğa çıkan Cook, buzulların fazlalığı nedeniyle bu araştırmasını yarıda kesmek zorunda kaldı ve geri dönüş yolunda uğradığı Hawaii’de çıkan bir çatışmada yerliler tarafından 14 Şubat 1779 tarihinde öldürüldü.
James Brown Hayatı, Biyografisi, Kimdir
James Brown Jr., 3 Mayıs 1933’de Güney Carolina’nın Depression Bölgesi’ndeki Barnwell isimli küçük bir kasabada dünyaya geldi. (Brown, büyüdüğünde adının sonundaki Jr. kısaltmasını yasal olarak kaldırdı.) Ailesi Georgia’da Augusta yakınlarına taşınan Brown, çocukluğunda tarlalarda pamuk toplayarak ve kasabada ayakkabı parlatarak onlara yardımcı oldu. 16 yaşındayken karıştığı bir silahlı soygun yüzünden, 18 yaşından küçükler için olan Toccoa’daki bir ıslah evine (Juvenile Detention Center) gönderildi. Hapisteyken, sonradan uzun süre birlikte çalışacağı, ona yardımcı-vokallik yapan ve ailesi Brown’un erken tahliyesine yardımcı olan Bobby Byrd ile tanıştı. Cezasının sadece 3 yılını çektikten sonra Augusta’ya ya da Richmond County’ye dönmemesi şartıyla ve iş bulması koşuluyla serbest bırakıldı.
Brown, bir süre boksörlük ve Beyzbolda atıcılık yaptıktan sonra, bacağından geçirdiği sakatlık nedeniyle spor kariyerine daha fazla devam edemedi ve müziğe yöneldi. 1955’de Brown ve Byrd’ün kız kardeşi Sarah, The Gospel Starlighters adında bir grupta söylemeye başladılar. Sonunda Brown, Bryd’ün grubu The Avons’a katıldı ve Byrd, grubun tarzını r&b’ye yönlendirdi. Kendilerine The Famous Flames demeye başlayan Brown ve Byrd’ün grubu, bir güney turnesine çıktı ve sonunda da King Records’la antlaşma imzaladılar.
James Brown with The Famous Flames’in ilk çıkardıkları parça Please, Please, Please (1956) oldu. R&B listesinde 5 numaraya yükselen parça 1 milyon kopya sattı. Fakat şirket bu şarkının başarısını sürdüremedi ve ardından gelen 9 başarısız singledan sonra, King Records grubu bırakmaya karar verdi. Çıkardıkları tüm parçaları ya kendisi yapan ya da yapılmasına katkıda bulunan Brown, kendisini gruptan ayrı tutuyor ve onları da sadece kendisine destek olarak görüyordu.
Brown, ilk zamanlarındaki kayıtlarında r&b’den ve dönemin müzisyenleri Roy Brown, Hank Ballard, Little Richard ve Ray Charles’dan etkilenmişti. Onu diğer yüzlerce yetenekli şarkıcıdan ayıran özellikleri, insanüstü azmi, chitling circuit dahilindeki tüm sahne ve konser salonlarında konserler vermeye devam etmesi, grubunu sürekli düzgün tutması ve yüzünü sürekli yeniliklere dönük tutması oldu.
Brown’un R&B stili 60’ların başında sertleşmeye başladı, daha karmaşık Latin ve Jazz tınıları eklediği Good Good Lovin’, I’ll Go Crazy, Think ve Night Train gibi parçaları yarattı. Siyahi seyirciler Brown’un etkileyici canlı performanslarından zaten haberdardı, ama 1963’deki Live at the Apollo albümünün çıkışıyla gerçek bir fenomen olmaya başladı. Brown’un ateşli ve kendiliğinden ortaya çıkan enerji dolu canlı şovları, bu sert R&B albümünü listede 2. sıraya kadar yükseltti.
King Label’ın kötü tepkisine rağmen Live at the Apollo’yu kaydeden Brown, daha iyi fırsatlar sunan bir yer arıyordu. 1964’de King’le olan kontratını görmezden geldi ve Out of Sight albümünü Smash’ten çıkardı. 1965’de King’le yeniden devam kararı aldığında, bu çalışmaları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmasını garantileyen bir kontrat oldu. Out of Sight’ın R&B listelerinde yükselmesi ve Top 40’da yer almasıyla Brown için yeni bir dönem başlamış oldu. Bu albüm çıktığında funk sayılmamıştı ama içinde funk etkilerini oldukça barındırıyordu.
1965’de çıkan ‘Papa’s Got a Brand New Bag’, Brown’u nihayet beyaz dinleyiciye de kabul ettirdi ve Top 10’da kaldı. Hemen ardından gelen ‘I Got You ( I Feel Good)’ ise ateşi iyice körükledi ve parça da 3. sıraya kadar yükseldi. Canlı sahne performansları ve iyi reklamlarla parçalarına destek veren Brown, 1965’in sonlarına gelindiğinde listelerden düşmeyen bir sanatçı haline gelmişti. Tabi ki birlikte çalıştığı müzisyenler olan, saksafoncu Maceo Parker, St. Clair Pinckney ve Pee Wee Ellis; gitarist Jimmy Nolen; vokal yapan ve uzun süredir ortağı olan Bobby Byrd; ve baterist Clyde Stubblefield’ın da bu başarıda payı büyüktü.
Brown, yaklaşık 1 yıl boyunca da gitarist Catfish Collins ve basçı Bootsy Collins’in götürdüğü The Pacemakers ile çalıştı. 70’lerin ortalarından itibaren Brown daha enstrümantel ve ritme dayalı müzikler yapmaya başladı. Aynı zamanda beyazlardan da ilgi görmeye devam ediyordu. Ama öte yandan da Brown’un kendini tekrarlamaya başladığına dair eleştiriler yapılmaya başladı. O zamanlar yapılan şarkılar, tek tek çıkarılıyorlar ve şimdiki gibi bir cd boyunca arka arkaya dinlenmiyorlardı. 1980’lere doğru, popülaritesini yitirmesi ve rap müziğin de patlamasıyla kariyeri sekteye uğrayan Brown, o dönemde kendine bir plak şirketi bulamadı. Ama rap parçalarında Brown’un eski kasetlerinden örneklerin kullanılmasıyla, o da her zamankinden daha popüler oldu. Aynı zamanda Brown, rap müziğin gelişimine destek vermiş oldu. Afrika Bambaataa ile ‘Unity’ adlı ortak bir çalışma yaptı. Ardından gelen ‘Living in America’ ile de 1986’da yeniden Top 10’a girmeyi başardı.
1990’lar boyunca çalışmalarına ve sahneye çıkmaya devam eden Brown, fakat yaptıkları arasında yeterince dikkat çeken bitane olmadı. Gene de rapçilerin parçalarını kullanmaları ve devam ettiği canlı showlarla, müziğin en ünlü siyahi müzisyeni olmayı sürdürdü. 2004 yılında prostat kanseri teşhisiyle tedavi görmeye başlayan Brown, kanseri yenmeyi başardı.
James Brown, 2006 yılında çıktığı Dünya Turu (the Seven Decades of Funk World Tour) kapsamında 12 Temmuz 2006 gecesi, İstanbul Kanatlarımın Altında’da da bir konser vermişti.
James Brown 4 kez evlendi. Son eşi Tommie Raye Hynie ile 2001’de evlenen Brown’un ondan bir çocuğu oldu. James Brown’un ilk eşi Velma Warren’dan iki, 2. eşi Deidre Jenkins’den ise üç çocuğu daha vardı. (Brown’un en büyük oğlu Teddy, 1973’de bir araba kazasında hayatını kaybetti.)
16’sındayken 3 yılını hapiste geçiren Brown, 3. eşi Adrienne Rodriegues tarafından yöneltilen saldırı suçlamaları nedeniyle de 80’lerle 90’lar arasında 4 kere tutuklandı. 1988’de Georgia-Güney Carolina sınırında polisle yaşadığı bir kovalamacanın sonunda Brown, yanında ruhsatsız silah bulundurmaktan, polise hakaretten ve uyuşturucu bağlantılarıyla birlikte yaptığı sürücülük ihlallerinden dolayı 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 2 yıl hapiste kaldı. Hayatının sonuna doğru Augusta, Georgia’daki Savannah Nehri’nin tam karşısında, nehre bakan Beech Island, Güney Carolina’daki evinde yaşamını sürdürdü.
Dişçi ziyareti sırasında şiddetli zatürreesi olduğu anlaşılan James Brown, 24 Aralık 2006’da Atlanta, Georgia’daki Emory Crawford Long Hastanesi’ne yatırıldı. Ertesi gün (Noel günü) 25 Aralık 2006’da sabaha karşı yaklaşık 01:45’de kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. O gece hastanede yanında olan 73 yaşındaki Brown’un özel menajeri Charles Bobbit’in açıklamasına göre ise, ölmesinden kısa süre önce Brown: ‘Bu gece uzağa gidiyorum.’ dedi, ardından 3 uzun soluk aldı ve gözlerini kapattı.
Jacques Derrida Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Jacques Derrida, 15 Temmuz 1930′da Fransa’nın işgali altındaki El-Biar, Cezayir’de doğdu. Ailesi Yahudi olan Derrida, 5 çocuklu bir ailenin 3. çocuğu idi. Gençliği El-Biar’da geçti. Özellikle okuduğu lise anti-yahudi taraftarlarının ağırlıkta olduğu bir yerdi. Gençliğinin büyük bir bölümünü futbol oynayarak ve Jean-Jacques Rousseau, Albert Camus, Friedrich Nietzsche ve André Gide okuyarak geçti. Felsefe ile ilgilenmesi 1948-1949larda başladı. Okuduğu Louis-le-Grand Lisesi’nden memnun değildi ve derslerinin kötü gitmesinden dolayı Paris’te Ecole Normale Superieur Okulu’na (Yüksek Öğretmen Okulu) geçti. 1952 yılında mezun olduktan sonra okulda tanıştığı Louise Althusser ve Michel Foucault sayesinde felfese ile tanıştı.
Belçika’daki Husserl Arşivi’ni ziyaretinden sonra Husserl’in “Geometri’nin Kökeni” adlı çalışması üzerinde çalışmaya başladı. Harvard Üniversitesi’nde çalışmalarına devam ederken Marguerite Aucuoturier ile tanıştı ve 1957 yılında onun ile evlendi. Cezayir Bağımsızlık Savaşı boyunca 1957-1959 yılları arasında orduda görev alanların çocuklarına İngilizce ve Fransızca dersleri verdi. Derrida sık sık Fransa’nın Cezayir sömürgeci politikasını eleştirmiş, 1962′de son dakikalara kadar, yerli halkın Cezayirli Fransızlarla birlikte yaşamasını olanaklı kılacak bir çeşit bağımsız idarenin kurulabilmesini umut etmiştir. Hatta, anne ve babasına Cezayir’i terk etmemeleri için baskı da yapmıştır.
Savaşın bitmesi ile birlikte Derrida, 1964 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi almaya başladı. 1964-1984 yılları arasında Ekole Normale Superieure’de eğitimine devam ederken “Thése d’Etat” adlı çalışmasını bitirdi. Aynı çalışma 1980 yılında “The Time of Thesis: Punctuations” adıyla yayımlandı. 1963 yılında ilk çocuğu Pierre doğdu.
1966 yılında Johns Hopkins Üniversitesi’nde “Structure, Sign and Play in The Discourse of The Human Sciences” adlı çalışmasını gerçekleştirdi. 1967 yılında Fransa’da sol avangard teorinin forumu görevini üstlenen “Tel Quel” adlı dergide ilk makaleleri yayımlandı. 1970 yılından itibaren Paris ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Johns Hopkins, Yale, Harvard ve Kaliforniya Üniversiteleri’nde akademik kariyerini devam ettirdi. Geliştirdi yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye birçok alanda etkili oldu. Postyapısalcı felsefenin kurucularından biri olan Derrida, bu çalışmaları ile düşünce dünyası üzerinde büyük etki yaratan “Grammatoloji Üzerine” adlı yapıtını oluşturdu.
Derrida konuşma ve eylem arasında dolaysız bir bağ olduğu savına yaslanan ve kimliğin/özdeşliğin ve/ya da öznelliğin merkezi varlığına dayandığını ortaya koyduğu Batı felsefesinin ayrıcalıklı logos kavramını karşısına alıyordu. Yazar, birçok filozofun konuşmayla yazılı metni uzlaştırma girişimlerine rağmen logos’un Batı felsefesi içindeki ayrıcalıklı konumunun yazıyı değersiz kıldığını ortaya atmıştı. Böylece Derrida yazma eyleminde bu tip yaklaşımları teşhis etmeye yönelik yapıbozumu (déconstruction) olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi. Yapıbozumu ikili karşıtlıklar gibi sözmerkezli paradigmaları ortaya çıkarmaya çalışır ve varlığın olanaklılığının herhangi bir bağlamsal dil içinde sabit bir oyunda olduğunu ve öznenin/nesnenin bir iz bırakarak sürekli başka bir şeye dönüştüğünü gösterir. Yapıyı bileşenlerine ayırmaya dayalı bu yaklaşım Derrida’ya metafiziği kökten eleştirmiş filozofların bile başvurduğu , metafizik varsayım ve önkabulleri açığa çıkarma olanağı verir.
1972′de “Yayılım” ve “Felsefenin Kenarları”, 1978′de “Resimde Gerçek/Resim Olarak Gerçek” ve 1980′de “Kartpostal, Sokrates’ten Freud’a ve Ötesine” adlı çalışmaları yayımlandı. Ardından 1987′de “Pysch”, Ötekinin İcatları” ve 1990 yılında da felsefe eğitimi üzerine yazdığı makaleleri derlediği “Felsefe Hakkı Üzerine” adlı çalışmaları yayımlandı.
Jacques Derrida, 1997 yılında İstanbul’a gelerek ilk konferansını verdi. Ardından 1999 Haziran’nında İstanbul’a ikinci ziyaretinde soykırımla ilgili olarak “Affedilmez Olanı Affetmek” ve “Bir Profeseförün İtirafları” adlı konferansları verdi. 8 Kasım 2004′te Paris’te hayatını kaybetti.
Jacob Grimm Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Jacob Ludwig Carl Grimm, 4 Ocak 1785 tarihinde, Hanau, Hesse-Kassel’de dünyaya geldi. Kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi ile beraber büyüyen Jacob Grim, Kassel’de bulunan Friedrich Lisesi’nden mezun oldu. 1803 yılında Malburg Üniversitesi’ne kabul edildi. Willhelm, burada hukuk eğitimi aldı. Kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Willhelm Grim ise, abisinin okuduğu okullara ondan bir yıl sonra girdi ve aynı derecelerde o okulları da başarıyla bitirdi.
1808-1829 yılları arasında Kassel’de kütüphane memuru olarak görev yapa Wilhelm Grimm, daha sonra ise Kassel Kütüphanesi’nde üst düzeyli memur olarak çalışmaya başladı; 1830 yılında ise profesör ünvanını kazandı.
1837-1841 yılları arasında beş akademisyen arkadaşı ve abisiyle beraber Gottingen Üniversitesi’nde Gottingen Sieben adlı bir grup oluşturan Jacob Grimm, bu grupla beraber anayasaya zarar verdiğini düşündükleri Kral Ernst August’u protesto etti. Grubun bütün elemanları August tarafından üniversiteden uzaklaştırıldı. Grupta Jacob’un yanı sıra kardeşi Willhelm’de bulunmaktaydı.
Dünya çapında kardeşi ile beraber yaptığı çalışmalarla tanınsa da, Jacob Grimm’in kendi başına yarattığı eserler de akademik çevrelerce büyük ilgi gördü. Alman yiğitlik destanları ve folklor hikayeleri üzerine uzmanlaşan Jacob Grimm, ayrıca kardeşiyle beraber Alman Dil Bilimi ve Alman Edebiyatı bölümlerini kurmuş, dev bir Alman Sözlüğü oluşturmuştu. Jacob Grimm’in edebiyata kazandırdığı ve Grim Kanunu olarak bilinen dilbilimi kuralları, halen Alman Dili’nin temellerini oluşturmaktadır.
Wilhelm Karl Grimm, 20 Eylül 1863 tarihinde, Berlin’de hayata gözlerini yumdu. Mezarı günümüzde Berlin mezarlığı olarak adlandırılan St Matthaus Kilisesi’ndedir. Jacob Grimm’in kişisel eşyaları ve de şahsi kitaplığı ve kişisel el yazması notları, halen Berlin Devlet Kütüphanesi’nde sergilenmektedir.
Kardeşi Willhelm ile beraber kaleme aldığı eserleri ve iki kardeşin dünyaca tanınmasını sağlayan masal derlemelerini Grimm Kardeşler başlığında bulabilirsiniz.
Eserleri
Alman Grameri
Eski Hukuk Eserleri
Alman Mitolojisi
Jim Carrey Hayatı, Biyografisi, Kimdir
Ocak 1962′de Kanada’da dünyaya geldi. Asıl adı James Eugene “Jim” Carrey’di. Muhasebeci ve jazz saksafonu çalan babası Percy Carrey ve annesi Kathleen Carrey’in dört çocuğunun en küçüğüydü. Çocukken dışa dönük karakteriyle dikkat çekiyordu ve onu izleyecek herhangi birini bulduğunda show yapmaktan kaçınmıyordu.
Henüz 10 yaşındayken, “The Carol Burnett Show”‘da çalışmak için Carol Burnett’e CV hazırlayıp gönderdi. Kolejdeyken, öğretmenleri ona, okulda bulunduğu süre boyunca uslu durması koşuluyla, her gün sonunda birkaç dakikalığına stand up Show yapması için izin verdiler.
Carrey’i ergenlik döneminde zorlu günler bekliyordu. Zira babası işini kaybettiğinde 13 yaşındaydı ve yaşadıkları rahat banliyöden ayrılmak zorunda kaldılar. Anne babası, Titan Wheels adlı fabrikada iş buldular. Ancak ailenin maddi açıdan çektiği sıkıntı sona ermeyince Jim Carrey de onlara yardım etmek için fabrikaya girdi. Okuldan sonra 8 saatlik ağır vardiya düzeniyle çalışan Carrey, oldukça yoruluyordu. İyi bir öğrenci olmasına rağmen, derslerine çok az zaman ayırabiliyordu ve bu Carrey’in eğitim hayatıyla ilgili ödediği bedel oldu. Bu dönemde aile bir Volkswagen camper’de ya da kurdukları çadırda yaşıyordu. Babası için, bir gün nakit olarak kavuşmayı hayal ettiği 20 milyon dolarlık bir çek yazdı. Ancak bundan birkaç sene sonra babasını kaybetti ve yazdığı çeki cenazesinde onun cebine yerleştirdi.
1979 yılında, 17 yaşına geldiğinde, okuldaki eğitimini yarıda bırakıp ve Los Angeles’a taşındı. The Comedy Store’da çalışmaya başladığında emektar komedyen Rodney Dangerfield, Carrey’den çok etkilendi ve sezon boyunca beraber çalışmak istediği için onunla bir kontrat imzaladı. Tüm ilgisini film endüstrisine yönelten Jim Carrey, 1980-1981 sezonu için yeni oyuncular arayan NBC’deki Saturday Night Live Show’da çalışmaya başladı. TV’deki ilk önemli rolü 1982′de, yine bir NBC yapımı olan “The Duck Factory” de oldu. 13 bölüm süren bu dizide başarıyla Skip Tarkenton karakterini canlandıran Carrey, 1984′de bir çocuk programı için teklif aldı.
Oyuncu, film ve dizilerde ufak karakter rollerini canlandırmaya devam ediyordu, ancak kariyerindeki ilk önemli rolü 1985 yapımı Once Bitten filmiyle olacaktı. Arkadaşı ve meslektaşı Damon Wayans’la birlikte Earth Girls are Easy dizisinde 2 uzaylıyı canlandırdılar. Beyaz perdedeki sıra dışı rolleri ustalıkla canlandıran oyuncu çok geçmeden Hollywood’un ilgisini çekmeye başlayacaktı.
1986 yılındaki Peggy Sue Got Married ve 1988′deki The Dead Pool filmlerinden 6 yıl sonra ona ilk box-office deneyimini yaşatan filmi geldi: Ace Ventura: Pet Detective. O dönemde Fox TV2de yayınlanan ve 4 yıl süren Living Colors isimli dizisi henüz sona ermişti. Ace Ventura: Pet Detective, acımasızca eleştirilip, en kötü yeni aktör dalında Carrey’e Golden Raspberry Award adaylığı kazandırsa da iyi gişe yaptı.
Jim Carrey’i dünya çapında şöhrete kavuşturan ve onun Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmesini sağlayan film “The Mask” (Maske) oldu. The Mask’ı, iflah olmaz bir sakarı canlandırdığı ve filmdeki rolü için dişini de kırdırttığı Dumb&Dumber takip etti. Oyunculuğuyla, MTV tarafından en iyi komedi performansı ödülüne layık görüldü.
Ace Ventura: When Nature Calls, The Cable Guy ve Liar Liar gibi komedi filmlerinde oynadıktan sonra, 1998′de, Jim Carrey filmografisinde farklı bir yerde duracak olan The Truman Show’da başroldeydi. İlk defa bir drama filminde rol alan aktör, bu sınavdan alnının akıyla çıktı ve filmdeki rolüyle en iyi erkek oyunca dalında altın küre ödülünü aldı. Film ayrıca 3 dalda oskara aday gösterildi.
Oyunculuk kariyerinde emin adımlarla ilerleyen Carrey, 1999′da ünlü komedyen Andy Kaufman’ı canlandırdığı filmi Man On The Moon’la eleştirmenlerden tam not aldı. 2000 ylında çevirdiği Me, Myself & Irene’in çekimlerinde tanışıp aşık olduğu Renée Zellweger’la nişanlandı ancak çift aynı yılın sonunda ilişki evlilik yolunda giderken ayrılma kararı aldı.
Ardından, How the Grinch Stole Christmas (2000), The Majestic (2001) ve Pecan Pie (2003) filmlerinde oynadı. Yönetmenliğini Tom Shadyac’ın yaptığı, başrollerini Morgan Freeman ve Jennifer Aniston ile paylaştığı gişe başarısı büyük filmi Bruce Almighty’deki rolüyle çok sayıda ödülün sahibi oldu.
2004′te en iyi senaryo dalında oskar ve uluslararası festivallerde toplam 34 ödül kazanan, başrollerde Kate Winslet’la beraber oynadığı yine bir başka dram filmi olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ı çevirdi. Joel Barish rolüyle beyazperdenin unutulmaz karakterleri arasına giren Carrey, aynı yıl Lemony Snicket’s A Series of Unfortunate Events’ta da rol aldı. 2005 yapımı Fun with Dick and Jane’den sonra, yapımı tamamlanmış ancak çıkış tarihi 2007 olarak açıklanmış The Number 23′i çevirdi.
Özel hayatı oldukça fırtınalı geçmiş olan aktör, tek çocuğu Jane Erin Carrey’in annesi Melissa Womer’dan boşandıktan sonra Lauren Holly ile evlenmiş ancak ikinci evliliğinde de mutlu olamamıştır. Halen 2005′te tanıştığı Jenny McCarthy’yle birliktedir. Death metal dinleyen Carrey’nin alternatif rock türünde en sevdiği grup Radiohead’dir. Carrey güreş merakıyla da tanınmaktadır. Başarılı oyuncu halen çekimleri devam eden filmi Horton Hears a Who’la ilgili olarak çalışmaktadır.












